TEKNOFEST ve Türkiye'nin Sosyoteknik Anlatısı- 2025/05
Merhaba ben Can Selçuki. Veriyle uğraşmayı seviyorum.
Research İstanbul her hafta Susam Bülten’de enteresan veriler yayınlıyor. Orada fazla derine inme şansımız yok. Bu seride oradan bir veri seçip üzerinde daha derin düşünmeye çalışıyorum.
Beğenirseniz lütfen eşe dosta yollayın. Biliyorsunuz marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir!
Daha fazla içerik için:
Teknofest ve Türkiye’nin Sosyoteknik Hikâyesi
Geçtiğimiz hafta Oksijen Gazetesi’nde bir yazım çıktı. Bu paylaşımda o yazının Eylül ayı anketimizin sonuçlarıyla desteklenen halini iletiyorum. 2023 seçimlerinde çok önemli rolü olan sosyoteknik anlatı üzerine daha fazla kafa yormak gerektiğine inanıyorum. Bu sadece bir propaganda meselesi değil bir toplum kurgusu.
2023 seçimlerinden sonra komedyen Baturay Özdemir AK Parti’nin stratejisi hakkında çok net bir tespit yapmıştı. Baturay’a göre AK Parti o seçimde hiçbir şey yapmamıştı. Sadece şu söylemi geliştirdi: “Bu uçak bu da gemi, istersen bu uçağı bu geminin üzerine koyarım”. Komedyenin mizahi şekilde anlattığı bu durum aslında iktidarın savunma sanayi temelli sosyoteknik anlatıyı kullanarak seçmenini nasıl ikna ettiğini özetliyordu.
Teknoloji, yalnızca makine ve devrelerden ibaret değildir. Her ülke, teknolojiyi belli bir hikâye içinde topluma sunar; bu hikâyeler toplumun değerleriyle, kültürüyle ve beklentileriyle iç içe geçer. Literatürde buna “sosyoteknik anlatı” deniyor: Teknolojinin toplumla kurduğu karşılıklı ilişkinin öyküsü.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu öykü demiryollarında yazıldı. Demiryolları yalnızca ulaşım aracı değil, “modernleşmenin omurgası” olarak anlatıldı. Hatırlayım 10. Yıl Marşı yurdu demir ağlarla ördüğümüzü müjdeler. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde otoyollar, köprüler ve otomobil sektörü bu anlatının merkezine geçti. Bugün ise Türkiye’nin yeni sosyoteknik anlatısı, Teknofest ve savunma sanayiinde sembolleşiyor.
Teknofest’in Kamuoyundaki Yeri
Teknofest, son yıllarda yalnızca bir teknoloji fuarı değil, genç kuşakların ilgisini teknolojiye çekmeyi amaçlayan geniş ölçekli bir organizasyon olarak konumlandı. Eylül 2025’te yapılan Türkiye Raporu araştırması, bu organizasyonun toplumda nasıl algılandığını ortaya koyuyor.
Toplumun üçte biri Teknofest’i hiç duymamış, bir başka üçte biri ise yalnızca adını duymuş ama detaylarını bilmiyor. İçerikten haberdar olanların oranı dörtte bir; aktif takip eden ya da katılanların oranı ise yüzde 10 civarında. Buna rağmen toplumun yüzde 68’i Teknofest’i “önemli” ya da “çok önemli” buluyor.
Yani etkinliğe doğrudan katılım sınırlı olsa da, Teknofest’in “gelecekle ilişkilendirilen bir hikâye” olarak kamuoyunda karşılık bulduğu görülüyor.
Araştırma aynı zamanda farklı toplumsal ve siyasi gruplar arasında algı farklılıklarını da ortaya koyuyor. Bazı kesimler Teknofest’i güçlü bir aidiyet simgesi olarak görürken, bazı kesimlerde görünürlüğü daha düşük. Bu tablo, Teknofest’in hem birleştirici hem de ayrıştırıcı yönleri olduğunu gösteriyor.
Sosyoteknik Anlatının Gücü ve Sınırları
Dünya örnekleri, sosyoteknik anlatıların bir ülkenin gelişim hikâyesini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Avusturya “nükleersiz kimliğini”, Güney Kore “bilim yoluyla kalkınmayı”, İsrail ise “start-up ulusu” kimliğini bu anlatılar üzerinden inşa etti
Bu örneklerin ortak noktası, teknolojiyi yalnızca ekonomik bir araç değil, aynı zamanda ulusal kimliği besleyen bir hikâye haline getirmeleri.
Bu noktada Teknofest’in taşıdığı “teknomilliyetçilik” boyutunu görmek önemli. Teknomilliyetçilik, teknolojik gelişmeleri yalnızca ekonomik ya da bilimsel bir ilerleme olarak değil, aynı zamanda ulusal kimliğin ve egemenliğin göstergesi olarak çerçeveleyen bir anlayışı ifade ediyor. Dünyada farklı örnekleri var: Çin’de “Made in China 2025” stratejisi, Hindistan’ın uzay programı ya da Güney Kore’nin elektronik devleri, yalnızca sanayi projeleri değil, aynı zamanda “ulusun güç sembolleri” olarak sunuluyor. Türkiye’de ise Teknofest, bu eğilimin en görünür yansıması. Savunma sanayiindeki başarıların “yerli ve milli teknoloji” söylemiyle harmanlanması, teknolojiyi bir tür milli sembole dönüştürüyor. Böylece iktidar, dış politikadaki rekabeti içeride popülerleştiriyor, genç kuşaklarda da kolektif bir özgüven inşa ediyor.
Ancak bu teknomilliyetçi anlatının eleştiriye açık yönleri de var. Öncelikle, teknolojiye dair hikâyeyi daraltarak savunma sanayiine indirgemesi, toplumsal ihtiyaçların çeşitliliğini arka plana itiyor. Sağlık, eğitim, iklim, dijital eşitsizlik gibi başlıklarda güçlü bir sosyoteknik vizyon kurulmadığında, milliyetçi çerçevenin geniş toplum kesimlerini kapsaması zorlaşıyor. İkinci olarak, teknomilliyetçilik kısa vadede bir aidiyet duygusu üretse de, uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı artırma riski taşıyor: “bizim teknolojimiz” söylemi, farklı toplumsal gruplar arasında ortak gelecek kurgusunu değil, sembolik üstünlükleri öne çıkarabiliyor. Son olarak, teknolojiyi sadece ulusal gurur kaynağı olarak görmek, küresel işbirlikleri ve bilimsel şeffaflık gerektiren alanlarda sınırlayıcı olabiliyor.
Bu nedenle Teknofest’in temsil ettiği teknomilliyetçilik, Türkiye’nin sosyoteknik anlatısında güçlü bir motivasyon kaynağı olmakla birlikte, aynı zamanda bu anlatının kapsayıcı ve sürdürülebilir bir vizyonla tamamlanmasını zorunlu kılıyor.
Geleceğin Anlatısı
Türkiye’nin ikinci yüzyılına girerken ihtiyaç duyulan şey, daha kapsayıcı ve çok boyutlu bir sosyoteknik anlatıdır. Böyle bir anlatının, yalnızca teknolojiyi öne çıkarması değil, teknolojiyi toplumsal refah, adalet ve sürdürülebilirlik hikâyesiyle buluşturması gerekir.
Türkiye’nin yeni sosyoteknik anlatısı, yalnızca göğe uzanan roketlerle değil, toprağa tutunan köklerle de yazılmalı. İklim krizinin yakıcı sıcaklığı ve sellerin derin izleri, bize hikâyenin merkezine yeşil dönüşümü koymamız gerektiğini fısıldıyor. Güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, akıllı sulama sistemleri… bunlar sadece mühendislik ürünleri değil, genç kuşaklara anlatılacak yeni bir masalın kahramanları olabilir.
Dijitalleşmenin bugünkü hikâyesi hız ve verimlilik üzerine kurulu. Ama gerçek anlamını, eşitlik ve adaletle yoğrulduğunda bulacak. Yapay zekâ yalnızca verileri değil, hayatlarımızı da daha kolay ve erişilebilir kıldığında, teknolojiye dair kaygılar yerini umuda bırakacak.
Sağlık bu anlatının kalbinde olmalı. Biyoteknoloji, genetik araştırmalar, dijital sağlık çözümleri… Hepsi, teknolojiyi soyut bir güç olmaktan çıkarıp, doğrudan insanların hayatına dokunan bir dost haline getirebilir.
Ve kültür: Diziler, oyunlar, müzikler… Dünyaya açılan bir pencere. Türkiye’yi yalnızca üreten değil, aynı zamanda hikâye kuran, anlatan bir ülke yapabilir.
Ama en önemlisi kapsayıcılık. Kadınların, gençlerin, farklı şehirlerin ve kimliklerin bu hikâyede yeri olmalı. Çünkü teknoloji, ancak herkesin hikayesine ortak olduğunda gerçekten geleceği kurabilir.
Sonuç
Teknofest, bugünkü haliyle Türkiye’nin teknoloji hikâyesinin önemli aktarım mekanizmalarından biri. Ama bu hikâyenin devamı, yalnızca gökyüzünde uçan araçlarla değil, yeryüzünde çözülmesi gereken sorunlarla da yazılmalıdır. İklimden sağlığa, dijital adaletten kültürel üretime uzanan daha geniş bir çerçeve, Türkiye’nin ikinci yüzyılında yeni sosyoteknik anlatısını kurabilir.
Asıl mesele, geleceğin teknolojisini üretmek kadar, o teknolojiyi hangi toplumsal hikâyeye oturtacağımızdır. Çünkü teknoloji uçabilir, ama toplumsal anlatı olmadan yere inemez.
Konu veya veri öneriniz olursa bana cselcuki@researchistanbul.com adresinden yazın, konuşalım.


